14.2.09

Yitik Düşler Sokağı



Adam yatağından doğruldu, şöyle bir esnedi ve pencereye yürüdü.
Camı açtığında yüzünü yalayan o buz gibi havayı ta ciğerlerine kadar çekip sokağı seyre koyuldu.
Temizlik görevlilerinin çöpleri topladığını gördü ve iç geçirdi; “Bir gün beni de oradan sonsuza götüreceksiniz. Gece şiddetini arttıran kar bütün sokağı beyaza boyamıştı. Gazeteci çocuk karşı apartmanın kapısına gazete bırakıyordu biran göz göze geldiler, “ Hayat ne zor diye hayıflandı”
Ufka çevirdi yüzünü Kızkulesi’nin o ihtişamlı görüntüsü bir süre öylece izledi. Sonra mutfağa geçti kahvaltı için gerekli malzemeleri hazırlarken, dudağının kenarında hafif buruk bir tebessüm yeniden belirdi ve kayboldu, mahzunlaştı. Hatıralar film şeridi edasıyla zihninden kayıp gidiyordu yine.
Demliği ocağa koyup lavaboya gitti,yüzüne değen soğuk su bir nebze kendisine gelmesine yardımcı olmuştu.Aynada şakaklarına düşen beyaz saç tellerine gitti biran eli ,sonra o boş gözler ve yabancı ifadeli yorgun adama sataştı;”Ne bakıyorsun! Tanıyamadın mı? ,Lanet olsun ben böyle olacak adam mıydım?”
Kahvaltısını bitirip evden çıktığında saat altıyı on beş geçiyordu.
Sokağa çıkarken kapıyı özenle kilitledi içindeki acıları nasıl en ulaşılmaz kör odaya kapattıysa aynı özenle yaptı bunu ve yürüdü. Bir zamanlar onu kapıdan uğurlayan eşini aradı gözleri , her adımda anılarına sarılırken içinden kopup gelen sessiz çığlıkları duydu yine, şaşırmadı uzun zamandır bu böyle sürüp gidiyordu zaten.
Dört yıl olmuştu dile kolay, yalnızlığının o kalabalığında geçen koskoca dört yıl, sevdiğinden biricik eşinden ayrılalı hayat ona hiç adil davranmamıştı. Çok uğraşmış ama bir türlü yokluğuna alışamamıştı.”Beş olmamalı dedi” içinden artık takatim yok buna.

Karşı apartmanın cümle kapısı açıldı, her sabah olduğu gibi Safiye kocası Halil’i işine uğurlamaktaydı.
Nasılda özenle düzeltiyordu Halil’in paltosunun yakasını aslında bu sahne her zaman tekrarlanmasına rağmen yalnızlığının bu dördüncü yıldönümünde daha bir derinden etkilemişti onu.Yanağından süzülen yaşları elinin tersiyle silerken , rutinleşen bu anın son bir defa daha tanığı olmak adına dikkatlice ve imrenerek komşularının kapı önü hallerini izlemeye devam etti.
…“Günaydın Halil Bey “
…“Günaydın Azizim nasılsın?”
…”İyiyim teşekkür ederim sizi sormalı”
…”Hamdolsun komşu işe gidiyorum”
…”Hayırlı işler dilerim”
…”Teşekkürler Tahsin Bey, görüşürüz size de iyi günler dilerim”
Her zaman iyi bir komşuydu Halil ve eşi, bazı akşamlar Safiye Hanım’ın Kemanın sesi tüm sokağı sarar, hava kararmaya yakın işten eve yorgun argın dönen Tahsin içeriye girmeden öylece durup dakikalarca onu dinlerlerdi. Hem sadece Tahsin de değil bütün mahalle ve ebedi bir huşu içinde.

Tüm bunları düşünürken, sokağına son bir bakış daha attı. Köşeyi döndü ve yürüdü, iskeleye vardığın da vapurun gelmekte olduğunu gördü ama daha on beş dakikası vardı. Turnikeleri geçip o kalabalık loş salonda beklemektense biraz daha dışarıda kalmalıydı. Paltosunun cebinden bir sigara çıkaracak oldu ama vazgeçti.”Sahte tesellilere artık ihtiyacım yok” diye düşündü, gün bu gündü.
Simit tablasındaki satıcıya yaklaştı ve simidini alarak kıyıya yaklaştı. Bir yandan yerken diğer yandan ufaladığı parçaları martılara doğru attı. Çığlık çığlığa bir yarış başlamıştı yine.”Kapan şanslı dedi, hepsine yetmez amma da çoklar. Yarın sabah doyuramayacağım sizleri.”
Vapur rıhtıma yanaşıyordu son jetonunu turnikeye atıp geçmesi uzun sürmedi, hatta o hengâmede nasıl olduysa güverteye ayak basmıştı. İtiş kakış üst kata yürüdü sigara içilen bölüme geçti lâkin oturamadı. En uç noktaya gitti ve sırtını demirlere yasladı. Vapur gürültüyle hareket etti ve döndüğünde kıyıda birkaç yolcu kaldığını gördü.”Onlar dedi sadece vapuru kaçırdılar, ya ben neler kaçırdım bu keşmekeş içinde.”Kar halen yağmaktayken paltosunun yakalarına sıkıca yapıştı ve az önce içmediği o sigarasını yaktı.Güverteye şöyle bir göz gezdirdiğinde on bilemedin on bir yaşlarında kolunda sepeti içinde üzerini beyazlığa bırakmış olan kırmızı karanfillerle onu izleyen küçük kızla karşılaştı.
“Ne şirin diye geçirdi içinden”,kızın yanakları soğuktan kızarmış maviş gözleriyle ona bakıyordu.
Önündeki bankta yaşlı bir bey gazete okuyordu. Aslında okumak bir yana rüzgârın dağıttığı sayfaları toparlamaya çalışıyordu. Hemen yanlarında bir çift sevgili sıcak çaylarını yudumluyorlardı.

Çiçekçi kıza seslendi;
…Bakar mısın küçük kız?
…Buyur amca!
…Bir demet karanfil verir misin bana?
…Tabi dedi kız sevinerek zaten iki buket anca çıkardı.
Aralıksız yağan kar daha bir şiddetlenmişti.
….Kaç lira?
…”Şey” dedi kız ”Tek tek satıyordum amca ama siz çok aldınız bilmem ne verirseniz.”
Tahsin gülümsedi;…”Hepsini alıyorum o halde”
Küçük kız çiçekleri demet yaparken o minicik elleri nasılda titriyordu.
“Bu yaşta biri nasıl çalıştırılır, hem de bu soğukta hiç vicdan da mı yok ailesinde ”
Kız uzaklaşırken gülümsüyordu.
…”İyi günler dedi, işim bitti şimdi eve gidiyorum.”
Vapur Kızkulesi ’ne yaklaşmaktaydı, Tahsin engin maviye doğru bakarken iç geçirdi, dokuz yıl önce yine böyle bir Şehir hatları vapurunda Kızkulesi’ni seyrederken tanışmıştı eşiyle. O anı hiç unutmamıştı hem nasıl unutabilirdi ki? Dört yıl önce kanserden ölen eşi Buse ile birlikte bu kısa yolculukları sağken hep tekrarlamışlardı.
İç cebinde duran eşinin siyah beyaz fotoğrafını çıkardı , sararmış olan fotoğraf bile renksizliğine rağmen kadının güzelliğini perdeleyemiyordu.Tahsin resmi öptü kokladı ve bir hamlede dayandığı korkuluk demirlerini aştı.
Güvertedekilerin anlamsız bakışları ve çığlıkları arasında kendini sonsuz mavinin koynuna bıraktı.
Evet bitmişti Tahsin Aşkına ölümüne tutsaktı.

İlker PAMUKÇU
DENEMELER 2005

Hiç yorum yok: